Mustafa Balbal: ''Seyyid'' kimdir? Ve Kürd’ler…

''Seyyid'' kimdir? Ve Kürd’ler…

XIX.yy’ın başlarında filozof Auguste Comte tarafından pozitif bilimin bir alt dalı olarak Sosyoloji (toplum bilimi) disiplini kurulunca, geleneksel tanımlamalar giderek yerini bilimsel tanımlamalara bırakmak durumunda kaldı. Toplum bilimi; bireyler arasındaki ilişkilerden tutun, küresel ölçekteki toplumsal ilişkilere kadar, disiplin yelpazesini geniş bir alana yaymıştır. Sosyoloji biliminin alanına giren her olgu, bilimsel temeller ölçüsünde tanımlanır ve sıfatlanır. Pozitif bilim bunu gerektirirken, bilimsellikten uzak tanımlamaların tümünü reddeder. Geri kalmış toplumların gelişmesine doğası gereği ters orantılı olan feodal ve teolojik kurumsal statülerden Seyyid’lik ve Şeyh’lik gibi pek çok edinilmiş ve kazanılmış geleneksel statüler bulunmaktadır. Toplum biliminin bu tür statülere bilimsel açıdan yaklaşması realitesi, bugüne değin toplumsal alandaki uydurulmuş birçok geleneksel sıfatlandırmayı çürütüp konuyu sağlıklı ve bilimsel ölçütlere uyarlamıştır. Toplum bilimi, feodal toplum statülerinin realitesini incelerken iki tür statüyle karşılaşmaktadır. Bunlardan biri edinilmiş statü, diğer ise kazanılmış statüdür. Edinilmiş statü doğuştan itibaren elde edilirken, kazanılmış statü ise, kişinin zaman sürecinde kendi çabasıyla elde ettiği bir statü türüdür. Örneğin; seyyid’lik statüsü soybağı’ndan (neseb) yani doğuştan itibaren gelirken, şeyh’lik statüsü ise, zaman sürecinde yapılan eğitimle kazanılmış bir statüdür. Yani, seyyid’in çocuğu seyyid sayılırken, şeyh’in çocuğu şeyh sayılamamaktadır. Bilimsel tanımlamanın tam aksine, geri kalmış feodal toplumların tanımlamasına göre ise, şeyh’in çocuğu da şeyh sayılmaktadır. Oysaki bu tanımlama tamamen uydurulmuş ve abartılmış bir tanımlama olduğunu belirtikten sonra, gerçekte seyyid varmı-yokmu muammasına aşağıda genişçe değinmeğe çalışacağız.

Mustafa Balbal

27.09.2020, Paz | 13:59

''Seyyid'' kimdir? Ve Kürd’ler…
Makaleyi Paylaş

Peygamber döneminden başlayarak, Emeviler, Abbasiler, Selçuklular, Osmanlılar ve Cumhuriyet dönemindeki seyyid’lerin kökenini, sosyo-iktisadi yönlerini ve anaforal bir yaşam için çevirdikleri entrikaları irdelemek suretiyle, toplum bilim disiplini çerçevesinde konuya yaklaşıp birçok rivayet ve iddiaları da referans göstererek konuyu irdelemeğe çalışacağız. “Rivayetler ve iddialar” diyoruz, çünkü tarih boyunca seyyid’lik kurumunun Emevi döneminden itibaren varlığını devam ettirdiği iddiasına ilişkin herhangi somut bir veriye hala ulaşılamamıştır. Peygamberin kızı ve aynı zamanda halife Ali’nin zevcelerinden (karısı) biri olan Fatima’dan doğma imam Hasan’ın nesebine (soy) “Şerif” denilirken, imam Hüseyin’in nesebine ise, “seyyid” denildi. Hatta bazı rivayetlere göre, imam Hüseyin daha sonra Şia olarak ortaya çıkacak olan kendi taraftarlarının tümüne seyyid denilmesini istemiştir. Diğer bir rivayete göre ise, sahabe Selman El Farıs-i gibi daha birçok kişiye de seyyid denilmiştir. “Seyyid” kavramının anlamı ise Arapça’da “saygın” demektir. Seyyid varmıdır, varsa tahmini sayları nekadardır konusuna matematiksel açıdan bakıldığında, nicel yapılarına ilişkin somut herhangi bir veriye ulaşılamadığı görülmektedir.

Hüseyin’in evli olduğu dört zevcesiyle beraber, çok sayıda cariye ve taraftarıyla Kerbela yolunda ilerlerken, Emevi halifesi Muaviye’den oğul Yezid’e intikal eden Hüseyin’in ölüm emri, Yezid’in dedesi Ebu Süfyan’nın gayrimeşru çocuğu olan ve aynı zamanda Yezid’in amcası sayılan Kufe valisi İbni Ziyat tarafından uygulanarak kafilenin tamamına yakını öldürüldü. Hüseyin’in çocuklarından sadece Zeynelabidin ismindeki 7 yaşında olan hasta oğlu kurtuldu. İslami Emevi savaş kanunlarına göre, 7 yaş ve altında olan, birde hasta olan erkeklerin öldürülmesi yasak olduğundan ötürü, Zeynelabidin öldürülmüyor. Zeynelabidin’in yaşamı ve zürriyetinin olup-olmadığına dair yaklaşık 6 bin rivayetin bulunduğu tahmin edilmektedir. Deylemi Kürd’lerinden kronikçi Ebu Dewa’nın yazdığı “Ehlibeyt” isimli esre göre, 6 bin rivayetin tamamı tarandıktan sonra, varılan sonuca göre; sanıldığı gibi Zeynelabidin evli ve 50’li yaşlarda değil, tam aksine, evlenmeden ve genç yaşta öldüğü, hatta Emevi halifelerinden Hişam Bin Abdulmelik tarafından öldürüldüğü ve dolayısıyla zürriyetinin olmadığına kanaat getirildiği söylenmektedir. Dolayısıyla, bu konuya ilişkin birçok islam âlimi yeterince bilgi sahibi olduğu görülmektedir. Önemli tarihçilerden; Mesud-i, İbnül Hewkel, İbni Şirin ve Arşak Saferastiyan da bu paralelde görüş beyan ettikleri söylenir. Yani seyyid olarak varsayılan kişi yâda kişilerin daha sonra yaşadıklarına ilişkin ortada somut bir veri görülmemektedir.

Hasan El Sabah’ı konu edinen “Haşhaşiler” isimli kitaba göre, Halife Ali’nin diğer oğlu olan imam Hasan, ölünceye dek Kufe’de hergün bir kadınla yattı. Ayrıca “Mıtlak” (çok boşayan) lakabıyla da anılan imam Hasan’ın takriben 100’ü aşkın kadınla evlendiği, diğer yandan yüzlerce de cariyesi bulunduğu yazılmaktadır (wiki:Menakıbu Ali Ebu Talib, III,s.192), (Süyut-i, s.191). Hatta babası halife Ali, oğlu Hasan’nın sık sık zevcelerini boşayıp yerine yenisini aldığı için, Kufa’ya giderek ahaliyi uyarıp oğluna artık kız verilmemesini tavsiye etmiş. Kufa halkı, halife Ali’yi dinlemeyince, halife Ali kırgın bir şekilde Mekke’ye döner. Daha sonra, Muaviye, imam Hasan’nın nikâhlı dört zevcesinden ve Eş’as Bin Kays’ın kızı olan Cude’ye yüzbin dirhem yollayarak kocası imam Hasan’ı zehirlemesi karşılığında ilerde halife olacak olan oğlu Yezid’le evlendireceği vaadinde bulunuyor. Cude ise, bu vaade uyarak kendi kocası olan imam Hasan’ı zehirleyip öldürüyor (wiki:İbnül-Esir, el-Kamil. III. s.192), (Süyuti, s. 192). Oysa, altı ay halifelik yapan imam Hasan, Muaviye ile yaptığı anlaşma üzerine bir daha siyasetle ilgilenmeyerek tamamen Medine’de  izdivaya çekilip hayatını yaşıyordu.

Tüm tartışmalara rağmen, birçok tarihçi, imam Hasan’ın zürriyetinin varlığından bahsetmemiştir. Şayet nesebinden birileri olmuş ise de, kim oldukları ve nerede yaşadıklarına dair birkaç rivayetin dışında herhangi bir somut veri yoktur. Çünkü Emevi’ler kendi iktidarlarını sürdürmek için peygamberin nesebinden gelen seyyid ve şerif’leri tümden öldürerek ortadan kaldırmıştı. Neticede, Emevi döneminde en sakıncalı muhalif kişiler olarak anılan Halife Ali’nin soyu adeta yok edildiği görülmektedir. Emevi iktidarından kaynaklı olup-biten tüm olumsuzluklar karşısında rahatsızlık duyan Kürd Ebu Müslüm Horasani, 750 yılında büyük bir islami ordu kurarak, Emevi’lerin üzerine yürüyüp kılıç zoruyla 89 yıllık Emevi iktidarını yıktı. Ebu Müslüm Horasani’nin temel amacı, Emevi İslami felsefesine son verip, Peygamber dönemindeki temel islami felsefeyi tekrar geri getirmekti. Böylesi kökten bir değişikliğin yaşama geçirilip genel bir kabul görebilmesi için ise, peygamberin nesebinden birilerinin yeni iktidarın başına getirilmesi daha uygun görülüyordu. Ama peygamberin nesebinden ortada kimseler yoktu. Çünkü var olanların tümü Emevi’ler tarafından ortadan kaldırılmıştı. Oluşturulan komisyonlar ve uzun araştırmalar sonucunda peygamberin nesebinden kimseler bulunamayınca, peygamberin Abbas ismindeki amcasının nesebinden olduğunu iddia eden Yemen’li birisi bulununca, bu şahıs yeni kurulacak iktidarın başına getirilerek “Abbasi” devletini kurmuş oldular.  Abbasi iktidarı döneminde ise, tıpkı Emevi dönemi gibi yine Hasan ve Hüseyin’in nesebine, yani ehlibeyt’e yönelik çok sayıda cinayetler işlendi. Örneğin 754-775 yılları arasında tahtta bulunan Abbasi halifesi Mansur, kendi döneminde ortaya çıkıp seyyid olduklarını iddia eden 46 kişinin kafasını kesti. Dolayısıyla Abbasi dönemi boyunca kendine seyyid yâda şerif diyebilecek bir tek kişinin kalmadığı rivayet edilir. Dolayısıyla işlenen bu cinayetlerin yegâne sebebi, tamamen acımasız bir iktidar hırsından kaynaklanmaktaydı. Selçuklular döneminde de, tıpkı Eemevi ve Abbasi dönemleri gibi bir tek seyyid ve şerif’e müsaade edilmemiştir. Ama Osmanlı döneminde durum çok daha farklı bir boyut kazanmış olup, işin içerisine tamamen sahtekarlık ve rant karışmıştır. Osmanlı iktidarı, seyyid’lik kurumuna ilk başlarda esnek yaklaştı ve saygı duydu. Hatta Yıldırım Beyazıt kendi döneminde, seyyid’lik kurumunu yüceltecek ve belli bir düzen çerçevesine sığdıracak olan “Nakibül Eşraf” ismiyle protokol dışı bir kurum kurdu. Bu kuruma ait hakkaniye defterinde ismi olup secere almış bir kişi, seyyid sayıldığından ötürü, istediği zaman padişahla görüşebilme imtiyazına sahip oluyordu. Bu deftere kayıt olmak için, birkaç şahit yeterli sayılırken, kimisi de çok yüklü rüşvetler ödeyip deftere kayıt olabiliyorlardı.

Tarihsel süreçlerde görüldüğü gibi, geçim sıkıntısı, iç savaş, etnik ve mezhepsel nedenlerden ötürü bir ülkeden diğer bir komşu ülkeye kitlesel göçler olurdu. Göç alan ülke, koşulsuz olarak göçmenleri kabul ederlerdi. Çünkü ülkeye gelen her göçmen askerlik yapmak ve vergi vermek zorundaydı. Böylece bu durum ülkeye ekonomik ve askeri açıdan fayda sağlamaktaydı. Hatta dışarıdan kendi ülkesine göçleri sağlamak için, göçmenlere bir takım haklar tanınmaktaydı. Örneğin Osmanlı devleti, Kafkasya’da kadın ve köle ticaretiyle uğraşan Çerkez’lerin göçünü sağlamak için Osmanlı devleti kendi sınırları içerisinde bir dönem köle ve kadın ticaretini serbest bırakmıştı. Osmanlı tarihinde buna benzer pek çok örnek vardır. Yavuz Selim ile Şah İsmail’in arasındaki sürtüşmeyi fırsat bilen Osmanlı devleti, Şii aşiret liderlerine ehlibeyt (seyyid) ünvanını verme karşılığında İran’dan kendi ülkesine göç ettirmeyi başarmıştı. Böylece Osmanlı döneminde seyyid’lik konusu giderek daha da karmaşık ve istismar haline gelmeğe başlamıştı. İstismarlık özellikle Mısır ve benzeri Arap coğrafyasında adeta rayından çıkmıştı. Kendini seyyid zannedenler halktan saygınlık gördükçe, halkı daha da sömürerek adeta zıvanadan çıktılar. Haremler kurup taşkınlıklara varacak kadar ileri gidiyorlardı. Bu tür suçları işleyen seyyid’lerden binlercesi Yavuz Selim döneminde öldürüldü. Öldürülen bu seyyid’lerin eşleri evlerine kapanıp zamanla hizmetçileriyle evlendi. Bu şekilde ikinci kuşak seyyid’ler türemeye başladı. Şu anda Seyyid’lik seceresiyle imtiyaz sahip olanların neredeyse tamamı bu kuşaktandır.

Osmanlı’da seyyid’ler üç kuşağa kadar birçok imtiyaza sahip oluyordu. Örneğin; seyyid’ler vergiden muaf sayılırken, vakıflar seyyid’lere belli oranda para öderdi, diğer yandan mahkemeler onları yargılayamazdı, seyyid’lere tanınan imtiyazları korumakla mükellef olan Nakibül Eşraf gibi bir kurum ancak onları yargılayabilirdi. Böylece birçok hileyle seyyid’lik seceresini eline geçirip önemli bir sosyal statüye sahip olan seyyid’ler, bilgisiz olan halk tarafından önemsenip kendilerine sınırsız sayıda para ve hediyeler sunuluyordu. Bu imtiyazları gören sayısızca kurnaz zengin kişi, Nakibül Eşraf yöneticilerine yüklü rüşvetler vererek hakkaniye defterlerine neseplerini seyyid olarak yazdırdılar. Böylece birçok kişi sahte seyyid seceresine sahib oluyordu. Secereler yasa dışı yöntemlerle altın değerinde alınıp satıldı. Ölenin seceresi yüklü paralar karşılığında bir başkasına satıldı, yâda çalınmak suretiyle yeni seyyid’lerin türemesine neden oldu. Bu şekilde Çingene, Arnavut, Kürd, Arap Türk ve diğer etnik gruplarda seyyid’lik furyası patladı. Seyyid’lik seceresi alamayan yâda bulamayanlar ise, imam Hüseyin döneminde kullanılan yeşil sarığı başlarına sararak seyyid olduğunu öne sürüp, geri kalmış toplumlar arasında saygınlık görmeye başladı. Adana, Diyarbakır, Bitlis, Van, İstanbul, Amasya, Hakkari, Sivas, Erzurum ve Ankara başta olmak üzere, seyyid’ler birçok vilayette devletin bütçesini adeta sarsmaya başladı. İş kontrolden çıkmaya başlayınca, evvela padişah Yıldırım Beyazıt, sonra Fatih Sultan Mehmet ve daha sonra ise Yavuz Selim dönemleri başta olmak üzere, seyyid’lere birçok defa operasyon düzenlendi. Fatih Sultan Mehmet bir seferinde Polatlı’da 500 seyyid’in kellesini uçurdu. Böylece birçoğu öldürülürken, bir kısmı zindana atıldı, bir kısmı da sürgüne yollandı. Sürgüne yollananlar, bilinçsiz kitleler nezdinde saygınlık kazanırken, ölen seyyid’lere yine bu tür kitleler tarafından ağıt ve ilahi beyitler yakıldı. İşte “şeyh uçmaz mürit uçurur” deyimi buradan gelir. Buna rağmen Osmanlı devleti, kendini seyyid zannedenlerle yinede baş edemedi. Çünkü bilinçsiz geniş halk kitleleri bu seyyid’lerin yalanına inanıyor ve onlara itimat ediyordu. Özellikle Kürd vilayetlerinde bu iş çığırından çıkmıştı. Bin bir hileyle secereyi eline geçiren seyyid’ler, hem maddi, hem manevi açıdan halkı sömürmeye devam etti. 1847’de Osmanlı tarafından Kürd Mirlik’lerin ortadan kaldırılmasından sonra, doğan otorite boşluğunu fırsata çeviren seyyid’ler, her vilayeti, her kazayı, her köyü ve hatta her haneyi adeta etki altına aldı. Peygamber soyundan geldiği iddiasıyla, bir yandan halkı ekonomik yönden sömürürken, bir yandan da Arap kültürünü yaymaya çalıştılar. Arap’lığın kutsal bir soy olduğunu halka empoze edip özendirerek, Kürd’leri öz benliklerinden uzaklaştırdılar. Bu etkiyle, Kürd’lerde geniş kitleler, seyyid’lere özenerek soyunu Arap’lara dayandırıp bu şekilde yüce bir ırktan geldiğini bir ayrıcalık olarak gördü. Seyyid’lerin yarattığı bu deformasyonla birçok Kürd kitleleri ırkını küçümseyip inkâr ederek, kutsal gördükleri Arap halifelerinin nesebinden geldiğini ileri sürdü ve gurur duydu. Örneğin kimisi soyunu imam Hüseyin’e dayandırıp kendilerine seyyid dediler, kimisi soyunu halife Ömer’e dayandırıp kendilerine Ömeri demeğe başladılar, kimisi soyunu halife Abubekire dayandırıp kendilerine Bekiri derken, kimisi de soyunu Halid Bin Velid’e dayandırarak kendilerine Halidi demeye başladılar vs... Buna benzer örnekleri çoğaltmak mümkündür. Bu durum Kürd kimliğinden tutun, Kürd dilinin yapısıyla, gelenek-görenek ve edebiyatına kadar, birçok alanda onarılması zor deformasyonlara neden oldu.

Cumhuriyet dönemine gelindiğinde, hilafetin kaldırılmasıyla beraber seyyid’lere tanınan imtiyazların tümü ortadan kaldırıldı. Dolayısıyla seyyid’lik kurumu gayrimeşru bir statüye evirildi. Fakat, laik olduğu savıyla kurulan Kemalist Cumhuriyet, nedense seyyid’lik kurumunu dışlamamaya özen gösterdi. Yeri geldiğinde seyyid’leri kullanmak suretiyle, onlara manevra alanı açarak, seyyid’ler vasıtasıyla toplum bir nevi dizayn edilmeğe çalışıldı. Bazen de yeri geldiğinde, irticai faaliyet suçlamasıyla seyyid’leri cezalandırma yoluna gitti. Bazen devletin iki yönlü politikası arasına sıkışan seyyid’ler, çareyi halktan yana tavır alma durumuna düştüler. Diğer yandan, seyyid’lerin Osmanlı döneminde elde ettikleri ekonomik gelirleri yok olunca, Kemalist Cumhuriyet iktidarının zımni teşvikiyle seyyid’ler sömürü alanlarının çemberine halkı alarak ekonomik ikamelerini böylece sağlamış oldular. Bu meyanda, devletin dolaylı direktifiyle halkı sisteme entegre etme görevini zımni olarak yürüten seyyid’ler, sistematik bir şekilde öne çıkarıldı. Devletin politikaları sonucu oluşabilecek sosyal, siyasal ve ekonomik baskılara karşı gelinmenin dinen suç sayılacağı yönünde seyyid’lerden halka telkinde bulunup devletin kutsaliyetini halka empoze edilmesi istendi. Bu görevi laikiyle yerine getiren seyyid’ler, giderek palazlandı ve nüfuz sahibi oldu. Nüfuz sahibi olmayı başaran seyyidler, devlet tarafından zımni olarak ödüllendirilircesine milletvekili seçtirilip, hatta bakan olabilecek kadar makam ve mal-mülk sahibi ettirildi. Bu yönde çabalayıp ama bir türlü birşeyler başaramayan seyyid’ler ise, acılar içinde kıvranıp sadece el öptürmekten öteye gidemedi. Özellikle demokrat parti döneminden itibaren, seyyid’liğin biraz daha pirim yaptığı görülünce, kendini uyanık sanan birçok basit kişi, bazı imamlara ücret ödeyerek, kendileri için yapraklı bir ağaç siluetini andıran birçok uyduruk secereler çizdirdiler. Fakat bu uyduruk secereler asla itibar göremedi. Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerindeki seyyid’ler için Kürd’çe söylenen, “seyyid’é kerdız u seyyid’é bavfılle” (eşek hırsızı seyyid’ler ve gayrimüslim seyyid’ler) deyimine bakıldığında, Osmanlı dönemindeki secereli seyyid’lerin kim oldukları, nasıl ve nereden geldiği çok iyi anlaşılmaktadır. Önce Emeviler döneminde, daha sonra ise, Abbasiler döneminde neredeyse tüm seyyid’ler öldürülüp tamamen ortadan kaldırılmıştı. Daha sonra, Osmanlı’nın seyyid’lik kurumuna kapı aralamasıyla çeşitli hile ve entrikalarla seyyid’lik seceresini eline geçiren birçok müteseyyid (seyyid olmayanlar), geri kalmış kitlelere kendilerini seyyid olarak anlatıp ortada gezinerek, servetlerine servet katmaya hala devam ediyorlar…

 

Not: Bir sonraki yazımda “Şeyh’lik statüsü” konusunu işleyeceğim.

                                      

                        27/09/2020            Mustafa BALBAL

 

Bu makale toplam: 8379 kişi tarafından görüldü.
Son Güncellenme:03:54:36
Bu gönderiye hiç yorum yapılmamış! İlk yorum yapan kişi olmak ister misin?
Nerina Azad
x